Çanakkale Savaşı’nda kaç Filistinli vardı? sorusu sadece bir sayı merakıyla değil; kimlik, aidiyet, insan psikolojisi, toplumsal hafıza ve unutulmuşluk üzerine düşündürüyor. Aklımda o dönemde cephede topraklarından binlerce kilometre uzakta savaşmanın ne demek olduğunu merak eden bir ruhla bu yazıya başlıyorum — belki sen de benzer bir merak içindesindir.
Çanakkale, Filistinli Askerler ve Belleğimizin Sınavı
1915‑1916 yıllarında, Çanakkale Savaşı sırasında cepheye gitmiş, ya da gönderilmiş askerlerin kökenleri konusunda tarihî bazı veriler var. Özellikle Arap coğrafyasından — içinde bugün “Filistin” dediğimiz topraklar da dahil — çok sayıda asker Osmanlı ordusunda görev almıştı. ([Al Jazeera][1])
Bazı yerel ve popüler kaynaklar, Çanakkale Cephesi’ne gitmiş “Filistinli askerler” olduğunu, ve yaklaşık “500 kişilik bir topluluk” üzerinden konuşulduğunu öne sürüyor. ([Milat Haberleri][2]) Ancak üniversite ya da uluslararası tarihçiler tarafından yapılan analizlerde, bu rakam net değil; kayıtlar dağınık, kaynaklar çelişkili.
Bu belirsizlik, benim gibi bir okuru hem meraklı hem temkinli kılıyor: Gerçekten kaç Filistinli vardı? Kaçı savaştı, kaçı dönmedi? Ve neden bu hikâyeler çoğu zaman unutuldu, hatta örtbas edildi?
Bu sorular bizi hem tarihî veri eksikliğine hem de kolektif hafızanın kırılganlığına getiriyor.
Bilişsel ve Duygusal Psikoloji: “Kimlik” ve “Aidiyet”in Sınırları
Kimlik Karmaşası ve Empati Sorusu
Bilişsel psikoloji açısından, insanlar kendilerini ait hissettikleri gruplar üzerinden tanımlar. Bir “Osmanlı askeri” olmak, ya da “Filistinli Müslüman” olmak… Ama savaşa katılan bir Filistinlinin zihninde bu kimlikler nasıl iç içe geçmişti?
– Cephede, dil, bölge, kültür farkı olan insanlar yan yana savaşıyordu. Bu, psikolojik olarak nasıl bir aidiyet hissi yaratır?
– “Aynı vatan için savaşmak” fikri, kimlik farklılıklarını nasıl aşar?
Araştırmalar gösteriyor ki, savaş, gruplaşma, “biz–onlar” algısı ve öteki algısı yaratabileceği gibi, ortak tehdit karşısında grup bütünleşmesini de tetikleyebilir. (Bu, sosyal psikolojide “common‑enemy effect / ortak düşman etkisi” diye bilinen bir eğilim.)
Belki de Filistinli askerler, cephede Türk, Arap, Arnavut, Kürt demeden — sadece “Osmanlı” olarak — yan yana savaştılar. Ve kendi aralarındaki farklılıklar, toplumsal “ötekileştirme” yerine “kardeşlik” duygusuna evrildi.
Bu düşünce insanın içini ısıtıyor; ama aynı zamanda hüzün veriyor. Çünkü savaş bittiğinde, bu birliktelik büyük ölçüde unutuldu.
Sormadan edemiyorum: Günümüzde biz, “aynı kader için savaşmış insanlar” diyebileceğimiz geçmişleri — özenle hatırlıyor muyuz?
Duygusal Zekâ ve Hatırlama Yükü
Savaş, sadece bedenleri değil; ruhları da hırpalar. Cepheden dönebildiyse bile, travmalar, yaralar, yıkılmış umutlar…
Savaş sonrasında farklı etnik ve kimlik gruplarının deneyimlerinin kayıt altına alınması nadir. Genellikle, “Milli tarih anlatısı” içinde daha güçlü kimlikler — örneğin etnik Türk kimliği — ön plâna çıkar. Bu da, Filistinli, Suriye kökenli, Arap vb. askerlerin hikâyelerinin gölgede kalmasına sebep olmuş olabilir.
Bu, duygusal zekâ açısından bakınca ne demek?
– Hatıraların unutulması — adeta duygusal bir yok sayım — bir travma türüdür.
– Bu askerlerin yakınları, torunları, toplulukları bugün bu kayıpları nasıl yaşıyor?
– Unutulan, değiştirilmiş kimlikler karşısında bireyler nasıl bir anlam boşluğu hissediyor?
Belki bugün hâlâ, “Çanakkale bizimdir” demek; sadece toprak değil; kaybolmuş kimlikleri, unutulmuş yüzleri de hatırlamak demektir.
Sosyal Psikoloji: Kolektif Bellek, Gruplar ve Tarih
Ortak Belleğin İnşası — Kim hatırlanır, kim unutulur?
Toplum olarak bir savaşı, bir zaferi ya da bir trajediyi anarken — kimleri hatırladığımız, kimleri unuttuğumuz çok şey anlatır.
– Sosyal kimlik teorisi der ki: Grup, “biz / onlardan” ayrımına göre şekillenir. Savaştaki “öteki”lerin hikâyeleri, zamanla resmî anlatı dışında kalabilir.
– Eğer savaş sonrası siyasi sınırlar, kimlik vurguları ya da ideolojik tercihler değişmişse, bu “öteki” kimliklere sahip bireylerin hikâyeleri genellikle görünmez olur.
Bu durumda, Çanakkale cephesinde savaşmış Filistinli askerlerin büyük kısmının — kimlik, dil, coğrafi değişim veya siyasi sebeplerle — unutulmuş olması mümkündür.
Kolektif travma, vicdan ve toplumsal adalet arzusu
Unutulmuş bireyler, aslında toplumsal vicdanın yarım bırakılmış hesabıdır. Şöyle düşün:
– Eğer bu Filistinli askerlerin varlığı, şehitlik defterlerinde, mezar taşlarında, anma kitaplarında yeterince yer almadıysa — bu bir adaletsizliktir.
– Bu adaletsizlik, hem geçmişle yüzleşmenin hem de bugünkü kolektif kimlik algısının sorularını ortaya çıkarır.
Sosyal psikolojide “unutulmuşluk” — özellikle travmatik bir geçmişin hatırlanmaması — toplumsal yaraların kapanmamasına, kimliksel kırılmalara neden olabilir.
Tarihî Veriler: Neler Söylüyor?
Pandemi boyutunda bir veri eksikliği
Bazı iddialara göre, yaklaşık 500 Filistinli asker Çanakkale’ye gelmişti; ve bunlardan 88’i savaşta şehit düştü. ([Milat Haberleri][2])
Başka bir kaynak ise Filistin kökenli şehit sayısını 92–93 olarak verir. ([Bolu Haberleri][3])
Ancak bu kaynakların birçoğu, akademik çalışmalardan ziyade gazeteler ve halk tarihi yazıları. Uluslararası veya hakemli tarih literatüründe, “Çanakkale cephesinde kaç Filistinli vardı?” sorusuna dair kesin, tartışmasız bir rakam — en azından benim ulaşabildiğim kadarıyla — yok.
Üstelik, bu askerlerin geldikleri vilayetler, nerede savaştıkları, kaçının şehit ya da gazi olduğu, sağlık koşulları neydi, kimlik kayıtları nasıl tutuldu; belgeler ya eksik ya da kayıp.
Arap unsurların Osmanlı ordusundaki genel payı
Genel Osmanlı ordusu özelinde, 1914’te askerî kuvvet içinde Arap kökenli askerlerin (kendileri dahil, Arap coğrafyasından gelenler) önemli bir oran oluşturduğu biliniyor. Bazı kaynaklar savaş zamanında ordunun yaklaşık üçte birinin “Arap unsurlar”dan oluştuğunu belirtir. ([Al Jazeera][1])
Bu, Filistinli askerlerin de yalnız değildiğini; Suriye, Irak, Arabistan gibi farklı Arap coğrafyalarından gelenlerin aynı cephede mücadele ettiklerini gösteriyor.
Ancak bu geniş demografik dağılım, spesifik bir “Filistinli” nüfusun sayısını netleştirmiyor. Yani “Arap askerler vardı” demek kolay; ama “Filistinli” demek — coğrafi, tarihî, idari sınırlamalar nedeniyle — belirsizliklerle dolu.
Çelişkiler, Sessizlik ve Bellek Kaybı: Neden Net Değil?
– Bir yanda yaygın biçimde anlatılan “500 Filistinli / 88 şehit” hikâyeleri; diğer yanda eksik arşivler, kayıp dökümanlar, farklı idari sınırlar ve kimlik tanımlamaları.
– “Arap askerler” geneli içinde Filistin kökenlilerin yer alışı, ama spesifik kayıtların tutulmaması.
– Savaş sonrası sınır değişiklikleri, nüfus hareketleri ve siyasi dönüşümler yüzünden çok sayıda kimliksel kayıt bugün erişilmez ya da yok olmuş.
– Kolektif hafızanın şekillenmesinde, daha baskın kimliklerin – örneğin milliyetçi Türk kimliği – öncelik kazanması.
Bu çelişkiler, tarihî gerçekliği ararken bizi epistemik bir çıkmaza itiyor: Ne kadar bilebiliriz, ne kadar hatırlayabiliriz? Ve kimleri hatırlamayı seçiyoruz?
Günümüz Bağlamında Neden Önemli?
Kolektif adalet ve unutulmuş kimliklerin görünürlüğü
Bugün, geçmiş savaşlarda yer almış farklı kimliklerden insanların hikâyelerinin görünür kılınması, toplumsal adaletin bir parçası olabilir.
Filistinli askerlerin hatırlanması; onların torunları, soydaşları, bu coğrafyaya aidiyet duygusu taşıyanlar için bir anlam taşıyabilir. Aynı zamanda, bu çok kimlikli geçmişin kabulü — bugün farklı kimliklere, kökenlere sahip insanlarla birlikte yaşamanın temeli olabilir.
Modern kimlik politikaları, göç, diaspora ve silinmiş hikâyeler
Bugün Suriye, Filistin, Irak gibi coğrafyalardan göç eden milyonlarca insan yaşıyor. Onların atalarının savaşa katıldığı, mücadele verdiği hikâyeler — eğer araştırılır ve görünür kılınırsa — hem tarihî bağları hem de psikolojik kimlik inşasını zenginleştirebilir.
Unutulmuş hikâyeler, yeni kuşakların aidiyet ve kimlik algısını etkiler. Bu yüzden böyle araştırmalar sadece tarih için değil; toplumsal psikoloji, kimlik inşası, göç ve diaspora çalışmaları için de önemli.
Kişisel Gözlemler: Bellek, Empati ve İnsanlık
Benim için Çanakkale cephesinde Filistinli bir askerin var olması demek; “insan” olmanın, coğrafi köken, dil, ırk ötesinde bir şey olduğunu hatırlamak demek.
O askerin — adı belki hiç kaydedilmemiş — arkadaşıyla omuz omuza vurduğu, aynı cephede savaştığı, aynı korkuyu, aynı umudu paylaştığı bir an olsun… Bu, kolektif hafızada görünmez kalsa bile, insanlığın ortak bir deneyimi.
Geçmişin unutulmuş yüzleri, bugün bizi daha empatik kılabilir. Kim bilir, belki de bu hikâyeleri hatırlamak; yeniden bir arada yaşama arzusu, dayanışma duygusu ve saygı için bir köprüdür.
Son Sorular: Ne Unutuldu? Ne Hatırlanmalı?
– Sence, bir toplumsal bellek oluşturulurken kimlerin hikâyeleri neden öne çıkarılıyor; kimlerin neden unutuluyor?
– Eğer bugün olsa — göç, diasporalar, kimlik politikaları göz önüne alındığında — bu Filistinli askerlerin çocukları ya da torunları geçmişlerini araştırsa, ne bulurlar?
– Toplumsal olarak “unutulanlar”ın hak ettiği yer verilirse, geçmişle nasıl yüzleşiriz? Bugünün çok kimlikli dünyasında bu bize ne kazandırır?
Belki bu sorular, sadece tarihî veri arayışımızın ötesinde; empati, adalet ve insanlık adına yapılacak bir çağrı olur.
Çanakkale Savaşı’nda kaç Filistinli vardı? Belki tam sayısını asla bilemeyeceğiz. Ama onların — ismini bilmediğimiz, kimliğini kaybetmiş, mezarı belirsiz — yan yana savaştığı, canını ortaya koyduğu gerçeğini hatırlamak; hem belleğimize hem vicdanımıza bir borç.
Ve belki de bu hatırlama, bugün farklı kültürlerden, coğrafyalardan gelen insanlarla kurduğumuz bağın temeli olabilir.
[1]: “The forgotten Arabs of Gallipoli | News | Al Jazeera”
[2]: “Çanakkale Savaşı’na binlerce Arap katıldı – Milat Gazetesi”
[3]: “Çanakkale Savaşında Suriyeliler ve Filistinliler Savaştı Mı? Araplar …”
Okuyucularımızla Çanakkale Savaşı’nda kaç Filistinli oldu üzerine bu içerikte buluşmak bizim için keyifti.